Bu dönem, insanların aile, kabile ve aşiret birlikleri halinde yaşadıkları ve henüz devlet ceza hukukunun gelişmemiş olduğu dönemdir. Bu dönemde, aynı topluluk içinde ve topluluk bireyleri arasında veya topluluğa mensup bir kişi tarafından topluluğa karşı zarar verici fiillerin yapılması halinde, hâkim-başkan suçluyu cezalandırıyordu. Gerek suçların gerekse uygulanacak yaptırımların tespiti tamamen hâkim-başkanın keyfi takdirine bağlıydı. Ancak sosyal kontrol mekanizmaları tabii ki işliyordu ve başkan da tüm grup üyelerinin devamlı denetimi ve gözetimi altındaydı ve örf ve gelenekler de başkanın iktidarını bir ölçüde de olsa sınırlandırmaktaydı.

Verilen cezalar genellikle cismani cezalardı. Ölüm ve sürgün cezaları, topluluğa en ağır zararlara neden olan fiillere uygulanıyordu.

Zarar verici fiil aynı topluluk içinde işlendiğinde, cezalandırma açısından bir sorun yoktu, çünkü herkesin tâbi olduğu bir ortak egemenlik (başkanın iktidarı) vardı. Ancak zarar verici fiilin iki ayrı topluluğun bireyleri arasında işlenmesi halinde, üstün ve ortak bir egemenlik söz konusu olmadığı için, cezalandırma konusunda “öç alma hakkı” ve “uyuşma” mekanizmaları işliyordu.

Öç alma hakkı, zarar verici fiile karşı bir tepkiyi ve karşılığı ifade eder. Zarar verene veya onun mensubu olduğu topluluğa karşı, zarar gören veya onun mensubu olduğu topluluk karşılık verir ve böylece suçun öcü alınmış olurdu. Burada sorumluluk kişisel değil kolektifti, çünkü kişinin zarar verici hareketinden onun bağlı olduğu toplumun tamamı karşılık görmekteydi. O döneme göre bunun mantıklı sebepleri olduğunu söylemek mümkündür, çünkü suçluyu yargılayacak ve cezalandıracak ortak ve üstün bir organ yoktu. Ailenin (topluluğun) bireyleri arasında çok sıkı bir bağlılık vardı. Tüm maddi ve manevi değerler ortaktı ve mülkiyet kolektifti.

Ancak öç alma hakkı, iki grubun devamlı olarak birbirlerine karşılık vermesine ve böylece devamlı bir savaş halinin doğmasına neden oluyordu. Bu nedenle, zaman içinde bazı sosyal sistemler doğdu: gönüllü sürgünlük, suç işleyenin bağlı olduğu topluluktan kovulması veya mağdurun ailesine teslim edilmesi, kısas ve uyuşma.

Gönüllü sürgünlük sisteminde, suç işleyen kimse kabilenin yerleşik olduğu ülkeyi terk ederek kendi isteğiyle sürgüne giderdi. Suç işleyenin bağlı olduğu topluluktan kovulması veya mağdurun ailesine teslim edilmesiyle, teslim eden topluluk kendisini öç almaya karşı korumuş olurdu.

Kısas: Kısas, bir zarara sebep olan kimseye, aynı miktarda ve yoğunlukta zarar verilmesi anlamına gelir. İlkel topluluklarda çok yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Uyuşma: Öç alma hakkına sahip olan kişi veya aileye belirli bir mal vererek bu hakkı kullanmaktan vazgeçirmek ve böylece savaş haline son vermek amacını gütmekteydi. Bu sistem, mal takasının bir ekonomik ilişki aracı olmaktan çıkması ve paranın kullanılmaya başlanmasıyla daha da yaygınlaştı.

Zaman içinde devletlerin kurulmasıyla, devlet ceza verme tekelini eline geçirdi. Bunun sosyal ve tarihi sebepleri şöyle özetlenebilir:

a) Mülkiyetin kolektif karakterini kaybetmesi ve özel mülkiyetin ortaya çıkması.
b) Devletin kendisini oluşturan küçük gruplarla egemenliği paylaşmaya son vermesi ve devletin egemenliği kesin olarak tekeli altına alması.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir